Milliyet
15-21 Nisan 2003
Cumhuriyet Türkiye’sinin en önemli eğitim deneyimi Köy Enstitüleri’nin kuruluşuna tanıklık eden bir yaşam, başkent Ankara’da geçen bir çocukluk ve halkına borcunu ödemek için çalışan bir hekim; Engin Tonguç…
Kaynak: MİLLİYET-15-21 Nisan 2003
Tarihe 1000 Canlı Tanık 9,10
"Çiftçi çukurda, peri kızı nerede?"
1928 yılında Ankara’da doğar. İlk, orta ve lise tahsilini Ankara’da tamamlar. Sekiz yaşından 18 yaşına kadar, İlköğretim Genel Müdürü ve Köy Enstitüleri’nin kurucusu, babası İsmail Hakkı Tonguç ile Türkiye’yi gezer. Mimar olmayı istemesine rağmen 1945 yılında Ankara Tıp Fakültesi’ne kaydolur. Mezun olur olmaz Ankara Ordu Donatım Fabrikası’nda hekim olarak yedek subaylığını yapar. Hamburg’da aldığı uzmanlık eğitiminin ardından işyeri hekimliği, Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda Sağlık Bilgisi öğretmenliği ve okul doktorluğu yapar. 1965-1976 yılları arasında da SSK Ulus Hastanesi iç hastalıkları uzmanı, 1977 yılında SSK Meslek Hastalıkları Hastanesi başhekimliği ve 1978-1980 yılları arasında da SSK genel müdür yardımcılığı görevlerini yürütür. 1980 yılında emekliye ayrılır. Meslektaşı Müstesna hanımla 1956 yılında Almanya’da evlenir. Halen eşiyle birlikte İzmir’de yaşıyor… Engin Tonguç’la İzmir Bostanlı’daki evinde görüştük.
“Yaşam öyküsü içerisinde, hep şu düşünce beni rahatsız etmiştir: O dönemde okuma, eğitim görme olanağını bulan insanlarız. Ailemizin sosyal konumu dolayısıyla bulabildik bu olanağı… Devletin parasıyla okuduk. Ama o devlet dediğimiz kuruluşun altındaki büyük halk kitlesine borcumuzu tam ödeyebildik mi? Sanırım ödeyememişizdir...."
Engin Tonguç, 1928 yılında Ankara’da öğretmen bir anne ve babanın oğlu olarak dünyaya gelir. Cumhuriyet Ankara’sının en eski semtlerinden Ulus’ta, Kale civarında büyür:
"Benim çocukluğum Ankara’da iki evde geçti. Bir tanesi, Ulus’tan Ankara Kalesi’ne doğru çıkan sokağın üzerinde, eski iki katlı Ankara evi, diğeri Etlik’teki bir bağ evidir. O da çok konforlu olmayan bir evdi. Ulus’ta oturduğumuz semt eski Ermeni mahallesiydi. O yıllarda çok az sayıda Ermeni ve Yahudi vardı Ankara’da. Benim doğduğum evin hemen yanı Yahudi mahallesiydi."
Eski Ankara’da geçen çocukluk
"Altta iki oda, üstte üç oda vardı. Damı akardı, sağa sola kovalar falan konurdu. Ankara’nın kışı çok sert olur. Sular donardı. Tabii kömür sobasıyla bir oda ancak ısınırdı. Yattığımız odalar çok soğuk olurdu. Sonra birtakım ekonomik sıkıntılar başlayınca, alt kattaki iki odalı yer kiraya verildi. Bir berber tuttu orayı ve kira da ödemedi. Sonra başka kiracılarımız da oldu." 1934 yılında aynı semtteki Necatibey İlkokulu’na kaydolur Engin Tonguç: "Okuldaki öğrenciler iki ayrı kökenden gelen çocuklardı. Büyük bir kısmı Ankara Kalesi ve civarındaki yoksul semtlerden gelen, yoksul ailelerin çocuklarıydı. Onların arasında da bizim gibi böyle birkaç tane memur ailelerinin çocuğu vardı. O dönemin ilkokulu günümüzdekilere oranla çok daha toplumcu, devrimci ve Kemalist ilkeleri aşılamaya çalışan bir ilkokuldu. Öğretmenlerimiz çok iyi pedagojik formasyon almışlardı."
Peri kızı nerede?
"Güzel bir eğitim aşılarken, bazı gerçekçi olmayan, bana da ters düşen yönleri de vardı ilkokulun. Birtakım oyunlar oynardık, ‘Çiftçi çukurdadır, nerede peri kızı?’ falan diye. Böyle el ele tutuşup da bahçede halka yapıp dönmeye bir anlam verememişimdir. Hani ‘Çiftçi çukurda!’, ‘Niye çukurda? Peri kızı kim? Son derece anlamsız gelmiştir bana. Üstelik de o şarkıları söyleyen çocuklar, Kale semtlerinin en yoksul, en perişan ailelerinin çocuklarıydı."
İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı yıl ilkokulu bitirir Engin Tonguç: "Yokluklar, karartma ile geçen savaş yıllarına girdik. Yaşanan ekonomik sıkıntılar nedeniyle sebze ve meyve yetiştirdiğimiz Etlik’teki bağ evine yaz aylarında giderdik. O zamanın bağ evleri, her biri birbirinden en az 100 metre uzakta, tek tek kıra serpilmiş evlerdi, yani bir mahalle yaşantısı, mahalle arkadaşlığı olayı da yoktu, o bağ yaşamı içerisinde."
"Devletçilik" oyunu
"Bağ evindeki tek değişiklik, Ceyhun ağabeydi. Teyzemin oğlu; Ceyhun Atıf Kansu, şair. O da İstanbul’da yatılı okuyordu, benden sekiz-dokuz yaş büyüktür. Yaz aylarında bağa gelirdi ve bir parça renk katardı bağdaki yaşama. Bir de onun kardeşi… Üçümüz hep birlikte oynardık. Ceyhun ağabeyin organize ettiği bir oyun vardı. Küçük taşları dizerek bir köy yaptık. Bir de isim koyduk: Küçük Hisar Köyü… O köyde Ceyhun ağabey kaymakam, kardeşi mal müdürü, ben de jandarma kumandanı oluyordum. Ondan sonra birtakım senaryolar geliştiriliyordu. Birtakım emirler çıkarılıyor, işler, yazışmalar yapılıyordu. Sanıyorum bunun kaynağı, babalarımızın evdeki konuşmalarıydı. Çünkü hem babam, hem de Ceyhun ağabeyin babası eğitimciydi. Onlar devamlı olarak bu konuları konuşurlardı."
"Devletçilik" oyununun yazışmaları yıllar içinde birikir. "Dosyalar, kağıtlar birikti, sonra unutuldu! Uzun seneler sonra bulduk onları. Aklı başında olmayan bir görevlinin eline geçerse başımız belaya girer, diye hepsini yok ettik."
Brahms erkek adammış!
Büyükten küçüğe kitapların ve paltoların devredilerek okunduğu yıllarda ortaokula başlar Tonguç: "Hiç unutmam babam ilkokul diplomasını elime verdi, ‘Sen git şimdi, ortaokula kaydol’ dedi. Ben de ne bileyim ortaokula nasıl kaydolunur? Demek ki öyle yapılıyor dedim, gittim, kaydoldum. Ortaokuldaki sınıfın sosyal yapısı, ilkokuldaki gibiydi; yoksul ailelerin çocukları, işte üç-beş tane memur ailesi çocuğu falan gibi bir topluluk. Hiç unutmuyorum, bir müzik hocamız vardı. Keman çalardı sınıfta. Bir gün Brahms çaldı. Sonra ‘Brahms’ı nasıl buluyorsunuz?’ dedi. Şimdi, Brahms’ı kimse bilmiyor bizim sınıfta, yani bilmemize de imkan yok. En önde bir arkadaşımız oturuyordu. Ona ‘Piç Yılmaz’ derdik. Sınıf olarak zor durumda kaldık, birisinin bir şey söylemesi lazım. Bizim Yılmaz, ‘Sapına kadar erkek adammış hocam’ dedi. Adam mosmor kesildi. Kemanı vurdu Yılmaz’ın kafasına ve gitti. Derken bir başka müzik hocası geldi, o da çok şişman. Şarkı söylemeye meraklı. Söylüyor, ‘Santa Lucia’! ‘Santa Lucia’yı kimse anlamıyor ki! Bu ve buna benzer olaylar ben de Türkiye gerçeklerine uymayan yanlış bir eğitim verildiği izlenimi uyandırmıştır. Onun yanında sevdiğim hocalarım da vardı ve onlardan da yararlanmışızdır."
Yenişehir kuruluyor...
Cumhuriyet ile birlikte yeniden planlanan genç başkent Ankara’da Yenişehir semti oluşmaya başlar:
"Zamanla Ankara’da bir ayrım belirdi; Eski Ankara’da oturan daha orta halli ve yoksul insanların bulunduğu semtler, ki aralarında tek tük, bizim gibi memur aileleri de kaldı zamanla, ama asıl memur aileleri ve yönetici, üst düzey kesim Yenişehir’e taşındı. Babam (Yenişehir’e taşınmayı) hiç istememiştir, adeta halkın genel düzeyinin üstünde bir yerde yaşamaktan çekinir, utanır bir anlayışı vardı."
Semtler ve arkadaşlıklar
Ulus’taki arkadaşlarıyla okul dışında da zaman geçirir Engin Tonguç.
"Mahalledeki arkadaşlarımla Kale’ye giderdik. Ankara Kalesi’nin yanında, mağara ağzı gibi bir yer vardı. Oraya tırmanırdık. Kaleiçi semtlerde dolaşırdık. Yenişehir’de büyümüş çocukların yaşadıklarından farklı geçti çocukluğum. Yenişehir’de oturanlarla aramızda bir sürtüşme olmadığı gibi çok yakın bir ilişki de olmazdı. Onlardan bir tanesi Altan Öymen’dir. Onun da babası eğitimciydi, ailece görüşürdük."
Atatürk Lisesi
"Ayrıca o dönemde şimdi olduğu gibi özel okullar, kolejler yoktu. Ankara’da iki tane lise vardı. Ben Atatürk Lisesi’ne gittim. Lisemiz, Kızılay tarafındaydı. E, bizim ev Kale’nin dibinde. Çoğu zaman yaya giderdim, bazen belediye otobüsüne binerdim. Makam arabaları yoktu şimdiki gibi. Milli Eğitim Bakanlığı’nda sadece bakanın makam arabası vardı. Müsteşar, genel müdürler, hepsi yaya giderlerdi işe, yahut belediye otobüsüyle. Çamura bata çıka, buralarımıza kadar karların içinde okula giderdik."
Kovboy filmlerini severdik
Ortaokul yıllarında üç filmi arka arkaya seyreden Engin Tonguç lise yıllarında da sinemaya gitmeye devam eder:
"Okuldan kaçarak sinemaya giderdik. Yalnız bir korkumuz vardı; lise müdürünün bizi yakalaması. Sinema okula çok yakındı. Sinemaya bizi yakalamaya gelirdi sık sık. Daha çok kovboy filmlerini severdik. Konserlere giderdik sonra… Konservatuvarın haftalık konserleri olurdu her cumartesi günü, işte oraya Cumhurbaşkanı İsmet İnönü de gelirdi."
Köy Enstitüleri
Köy Enstitüleri’nin kurucusu ve dönemin ilköğretim genel müdürü olan babası İsmail Hakkı bey ile Anadolu’yu gezer Engin Tonguç. 1936 yılında ilk eğitmen kursunun açılmasıyla başlayan Köy Enstitüleri dönemi, 1946 yılında Maarif Vekili Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İ. Hakkı Tonguç’un görevden alınmasıyla kapanış dönemine girer. 1954 yılında adı İlköğretmen Okulu olarak değiştirilir ve kapatılır. Pek çok aydın ve öğretmen yetiştiren bu okulların kapatılmasının üzerinden yarım asır geçti:
"Dağda taşta çobanlık yapan birtakım garip çocuklar Köy Enstitüleri sayesinde çok yetenekli, olağanüstü insanlar olarak ortaya çıkabilmişlerdir. Köy Enstitüleri’nin bütün kuruluş ve uygulama çalışmalarına tanıklık yaptım, babam bu gezilere beni yanında götürürdü. O yıllarda en elverişli ulaşım aracı trendi. Çok kalabalık olurdu. Üst üste oturulur, rahatsız seyahat edilirdi. Birinci sınıf kompartımanı milletvekilleri için, içinde insan olsun olmasın hep kapalı dururdu ama o arada da koridorda bir sürü insan ayakta gider gelirdi, halk bundan çok rahatsız olurdu. Babamla ikinci mevkide giderdik… (Karayollarına gelince) Yol yok, şoseler var, ortalama hız saatte 40 kilometre... Birçok yerde köprü diye yapılmış tahta birtakım şeyler var, şoför iner arabadan evvela o köprünün üzerinde bir sallanır, sıçrar, hani çökecek mi, çökmeyecek mi diye onu muayene eder, sonra araba geçer, biz yaya geçeriz. Genellikle şoseler yine en iyisi, bir de oradan köy yollarına sapılır, onlar toprak yoldur. Çok defa çamura saplanılır, çamurdan araba bir türlü çıkarılamaz. Gittiğimiz yerlerde kalınacak yer yoktu, doğru dürüst lokanta yoktu, hiçbir şey yoktu… Bir kere arabada mutlaka battaniyeler ve tahta bir yemek sandığı olurdu. O geziler çok ilginçtir. Köylere giderdik, evvela çocuklara İstiklal Marşı söyletirdi. Ondan sonra tahtaya birkaç tanesini kaldırır, yazı yazdırırdı. Bir türkü söyletirdi ardından. Çok yoksul bir köy okulu düşünün. Yoksul çocuklar. Birçoğunun ayağı çıplaktı. Köylerde yamasız elbisesi olan insan yoktur, hepsi yamalıdır. Ayağında nalın olan çocuk, bayağı bir iyi durumda olan çocuk sayılırdı. Sıtma ve frengi korkunç derecede yaygındı. Bu koşullarda sınıfa gelmiş çocuklar... Sınıf soğuk, çünkü yakacak yoktur. O pencereler böyle buğuludur. O buğulu pencerelerden içeriye bakan köylü yüzleri görünür. Merak ederler, ‘Acaba içeride neler oluyor?’ diye. Belki kendi klasik öğrenimime, orta öğrenimime karşı gelen tepkimde, bunları yaşamış olmanın da rolü vardı."
Rumelililer enerjik ve neşeli tiplerdir
"Annem-babam, ikisi de Rumeli kökenli. Baba tarafı Kırım’dan Dobruca’ya göç etmişler. Eski Türklerden bir hanımla evlenmiş dedem. Annemin kökeni de Rumelili, fakat Güney Yugoslavya, Kosova Bölgesi’nden geliyorlar. Babası subay. Dolayısıyla, ben Ankara’da doğmuş olduğum halde hiçbir zaman Ankaralı saymamışımdır kendimi, daha çok hep Rumelili saymışımdır. Çünkü gerçek Ankaralı, Rumeli’den gelmiş olan insanlardan farklıdır. Çok daha sakin, ılımlı, çekingen, donuk denebilecek kadar rahat tiplerdir. Halbuki Rumeli’den gelenler ki, benim annem, babam da öyleydi, çok daha hareketli, enerjik, neşeli ama aynı zamanda kolayca kızabilen, fakat kızgınlığı çok çabuk geçen insanlardır. Aslında Cumhuriyet dönemi Ankara’sının rengini, havasını verenlerin birçoğu Rumeli kökenlidir."
Yol Vergisi
"Bağdaki işlere yardım etmek için Bağlum Köyü’nden eşeğiyle gelen Abdullah isminde bir köylü vardı. Bir gün, Ulus Meydanı’ndan eşeğiyle geçerken polis çevirmiş, ‘Manzarayı bozuyorsun, eşekle geçme buradan’ demiş. ‘Yol vergisi verirken manzarayı bozmuyorduk da, şimdi mi bozuyoruz’ demiş o da cevap olarak. O olaydan sonra ikide bir de eşeğe, ‘Recep, Recep’ diye sesleniyordu. ‘Recep nereden çıktı’ dedik, ‘niye eşeğin adı şimdi Recep oldu?’ Eşeğin adını o kızgınlıkla Recep koymuş. Recep Peker, genel sekreterdi, iktidarda bulunan Halk Partisi’nin genel sekreteriydi…"
İnişli çıkışlı... Rastlantılara açık...
İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Cumhuriyet Türkiye’sinin değişimlere gebe olduğu yıl olan 1945’te Ankara Tıp Fakültesi’ne kaydolur Engin Tonguç. Henüz 17 yaşındadır:
Fakültenin ilk senelerinde öğrenimin yanı sıra politika da büyük ölçüde işin içine karıştı. Birçok genç gibi ben de işte Marksizm, sağcılık, solculuk konularını merak ediyordum. Bu arada Denizciler Caddesi’ndeki eski bir Ankara evinin alt katında Türkiye Gençler Derneği kuruldu. Kurucuları arasında Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi öğrencileri ve onların hocaları, Behice Boran, Niyazi Berkes ve Pertev Naili Boratav vardı. Sınıftan iki arkadaşımla beraber, ben de o derneğe kaydoldum. Çocuk Hastalıkları Kliniği’nde baş asistan olan Ceyhun Atıf Kansu da bize katıldı. Dernekte, teorik tartışmalar yapan arkadaşlardan farklı olarak biz tıbbiyeliler, dernek adına Altındağ semtinde, gecekonduda yaşayanlara ücretsiz sağlık hizmeti vermeye karar verdik ve orada çalışmaya başladık."
Cadı kazanı: DTCF
Ankara’da farklı siyasi görüşlerin alanlara inmeye başladığı günlerde, 27 Aralık 1947 günü Ulus semtinde başlayan mitingin ardından kalabalık, DTCF’ye doğru harekete geçer:
"Bu gençler rektörün odasına girerek, rektörü hırpalayıp istifa etmesini istediler ve zorla bir istifa mektubu imzalattılar kendisine. AÜ rektörü benim eniştem olan Nafi Atuf’ın kardeşi, Profesör Şevket Aziz Kansu’ydu. İlk kez serbest seçimle başa gelen Şevket beyi linç edilmekten son anda, resmi görevliler kurtardı. O günlerde ‘solcu’ öğretim üyelerinin üniversiteden atılması için CHP ve Milli Eğitim Bakanlığı girişimlerde bulunuyordu. Ve aslında tertibin tamamen Halk Partisi’nin birtakım milletvekilleri tarafından yapıldığı herkesin bildiği bir gerçekti. Bir taraftan da iktidar tarafından üniversite reformu adı altında yeni bir üniversite kanunu çıkarılmıştı… Genç kalabalık oradan bizim (Türkiye) Gençler Derneği’nin Denizciler Caddesi’ndeki merkezine geldi. Orayı tahrip ettiler. Birtakım kitaplar sokaklara atıldı. Hatta Larousse Ansiklopedisini bulan birisinin ‘İşte Rusların kitabını buldum’ diye bağırdığını yazdı gazeteler... Ve dernek kapatıldı. Sağlık istasyonumuz da kapandı ardından. Buna en çok üzülen karşımızdaki kahveci oldu. İstasyonu gözetlemekle görevli sivil polisler sabahtan akşama kadar oturup orada kahve-çay içerlermiş. Tabii kahvecinin kazancı kesildi."
Biz de lekeleneceğiz!
"Bu hava içerisinde benim fakültedeki durumum değişik bir şekil aldı. Okulda militan bir sağ kesim de vardı. Hatta onların bir kısmının o zaman polisten para alarak bizi (solcu öğrencileri) izledikleri söylenirdi. Ve bu olaylar nedeniyle ‘fişlendik’. Hiç unutmam bir arkadaşım beni bir kenara çekti, ‘Seninle bundan sonra konuşamayacağım. Çünkü çekiniyoruz. Biz de lekeleneceğiz’ dedi. Tamam dedim hiç sorun değil, bu arada kendi kendime bir karar verdim, iki-üç arkadaşım dışında kendimi sınıfta izole ettim. Böyle bir yalnızlık içersinde Tıp Fakültesi’ni tamamladım."
1946 seçimlerinden sonra CHP içinde değişen dengeler sonucunda Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel bakanlıktan, Engin Tonguç’un babası İsmail Hakkı bey de genel müdürlükten ayrılır. "Ve bizim evin etrafında da birtakım garip adamlar dolaşmaya başladı. Kimi simitçi, kimi boyacı pozunda… Adamakıllı bir baskı uygulanmaya başlandı. Telefonlar dinleniyor, mektuplar açılıyordu."
Hitler’den kaçan Alman hocalar
Tıp Fakültesi’nden mezun olan Engin Tonguç öğrencilik yıllarında tanıdığı Alman hocaların da etkisiyle eğitimine yurtdışında devam etmeye karar verir: "İlla ki Almanya’da uzmanlık öğrenimi yapmayı kafama koymuştum. Kendi paramla gidecektim. Devletten bir şey istemiyordum. Fakat o günkü bürokratik kurallara göre yine de Milli Eğitim Bakanlığı’ndan izin almamız gerekiyordu. Türkiye Gençler Derneği olayı ve ‘Tonguç’ soyadı bir araya gelince bu izni bana vermediler."
Üç-beş yaşında tanıklar
Türkiye Gençler Derneği’ne kayıtlı olan genç tıbbiyeliler Ankara’nın Altındağ semtinde bir sağlık merkezi kurarlar:
"Altındağ’da bir gecekondu kiralandı. O semtte yüzlerce çocuğa ücretsiz baktık. Aşı yaptık. Ceyhun ağabey de çocukları muayene eder, reçetelerini yazardı. Daha sonra dernek kapatılınca orada çalışan bütün arkadaşlar solculukla suçlandı ve mahkemeye çıktılar. Ve birçoğu da uzun yıllar hapis yattı. İki arkadaşım da Tıp Fakültesi’ni bırakmak zorunda kaldı. Sadece ben devam edebildim. Savcılar, burada propaganda yaptılar savıyla hasta kayıt defterini mahkemeye götürmüşler. Ondan sonra bakmışlar ki kiminin yaşı üç, kiminin beş, kiminin altı. Hakimler "Böyle saçma şey olmaz, bunların hepsi çocuk" demiş.
İşçi sağlığı
"1977 yılında iki tane meslek hastalıkları hastanesi açıldı. Ama bu hastaneleri oradan oraya naklettiler. Ve son olarak da Yaşar Okuyan’dan sonra gelen bakan, meslek hastalıkları hastanesini kaldırdı. Çünkü sendikalar bu işle ilgilenmiyorlar. İşçiden bir istek gelmiyor. Askeri darbeler nedeniyle sendikaların gücü azalmış durumda, eskisi gibi değil. Avrupa’da işçi sağlığı konusu sendikaların baskısıyla gelişmiştir. Biz de sendikalar daha çok ücret ve toplu sözleşme sendikacılığı yapıyor. O toplu sözleşmelerde de sağlıkla ilgili maddeler hemen hemen hiç yoktur."
Mimar değil hekim
"1945’te, Ankara Tıp Fakültesi’ne girdim. Aslında mimar olmak istiyordum, tıp hiç aklımda yoktu. Fakat liseyi bitirirken hastalandım. Sınavlara giremedim, bütünleme sınavına kaldım mecburi olarak. İstanbul’daki Güzel Sanatlar Akademisi’nin kayıtları kapandı. Sene kaybetmeyeyim diye, Ankara’da yeni bir tıp fakültesi açılmıştı, oraya gittim. Orada Ceyhun ağabeyin biraz rolü var, ondan da etkilenmiş olabilirim tıbba yönelmekte.
Çünkü o hep şunu söylerdi: ‘Tıp öyle uzaktan gözüktüğü gibi sadece insanları tedavi etmek, ilaç vermek yahut ameliyat yapmak değildir. Eğer insanları, toplumu hatta tüm evreni anlamak istiyorsan, tıp bunun için en iyi bilimdir.’ Çok geniş bir açıdan tıbba bakardı… Raslantılar, ülkemizde insanların hayatını yönlendirmekte, kurallardan daha fazla rol oynamaktadır…"
Rastlantılar Dönemi
"Mesela iş yeri hekimliğine yönelebilmem bir rastlantı sonucudur. Bunca zorluğa, çalkantıya karşın beliren birtakım destekler ve rastlantılarla hiç olmazsa düşündüklerimin bazılarını gerçekleştirebilme imkanı buldum"
Aşçı kadrosunda hekimlik
Askere gitmeye karar verir Tonguç. "Yedek Subay Okulu’nu bitirdikten sonra kura Ankara Ordu Donatım Ana Tamir Fabrikası’na çıktı. Ve orada yedek subay fabrika doktoru göreviyle işe başladım. Bu fabrika o günlerde milli savunma açısından çok önemliydi. Amerikan yardımının devam edebilmesi için gelen Amerikan askeri araç-gereçlerinin bakımı, tamiri bu fabrikada yapılıyordu. İşte orada ‘raslantı teorisini’ doğrulayan bir olay oldu. Fabrikanın müdürü olan bir binbaşı vardı. Beni çağırdı ve bana işyeri hekimliği, meslek hastalıklarıyla ilgili kitaplar verdi. Hâlâ kendisine çok şey borçlu olduğumu düşünürüm. Orada çalıştığım sürece en ideal şekilde bir iş yeri hekimliği yaptım."
Askerliği bitmesine karşın bir yıl daha fabrikada kalır ve aşçı kadrosunda işyeri hekimi olarak çalışmaya devam eder Tonguç: "Benim açımdan çok yararlandığım bir doktorluk yaptım. Çünkü yalnız fabrika içinde değil, fabrikada çalışan işçilerin aile ve çocuklarını muayene etmek üzere evlere de gidiyor, gecekondu gerçeğini en iyi şekilde tanıma olanağını buluyordum. Bence bir hekimin tıp fakültesini bitirir bitirmez akademik kariyere girmesi doğru değil. Mutlaka ona başlamadan evvel bir genel pratisyenlik yapmalıdır."
Bir süre sonra tekrar yurtdışına gitmek üzere Milli Eğitim Bakanlığı’na başvuruda bulunur Engin Tonguç: "Bu defa izin verdiler. Almanya’da gittiğim Hamburg Tıp Fakültesi’nde uzmanlık eğitimi aldım… Dört buçuk yıl sonunda Türkiye’ye döndüm, döndüm değil döndük. Çünkü eğitimim sırasında oraya uzman olarak gelen eşimle tanıştım ve Almanya’da evlendik, onunla beraber döndük."
Yoksul Anadolu’dan uzak
Türkiye’ye döner dönmez, Ceyhun Atuf Kansu’nun yardımıyla Amasya Şeker Fabrikası’nda eşiyle birlikte iş bulur Engin Tonguç. 1958’den 1960’a kadar Amasya Şeker Fabrikası’nda doktorluk yapar. Çevrenin baskısıyla, Müstesna hanımla birlikte muayenehane açarlar ama kısa bir süre sonra pek de taraftar olmadıkları bu çalışma biçiminden tümüyle vazgeçip fabrikanın hastanesinde tam zamanlı olarak çalışmaya başlarlar:
"Tabii şeker fabrikaları gibi fabrikalar bütün sosyal kuruluşları; lojmanları, misafirhanesi, eğlence olanaklarıyla sanki böyle Avrupa’dan çıkarılıp da getirilip oraya monte edilmiş gibi son derece uygar parçalardır. Ama çevreyle bağlantıları yoktur. Yani tamamen kapalı, izole bir yaşam ama onun dışına çıktığınız zaman, işte o bildiğimiz yoksul Anadolu... Bizim açımızdan bu eksikliği bir dereceye kadar giderme olanağı vardı, dışarıdan hasta bakılabiliyordu çünkü."
Köy Enstitüleri’ni anlatabilmek
"Evet 60’lara geldik. 27 Mayıs hareketi oldu. Ondan bir ay sonra babam öldü. Babam ölünce, biraz da annemin ısrarıyla Ankara’ya dönmeye karar verdik. Hasanoğlan Öğretmen Okulu’nda yani eski Köy Enstitüsü’nde ve yine askeri bir fabrikada iş buldum... Ve başlangıçta 1960’tan sonra nasıl bir iktidarın geleceği de belli olmadığı için acaba Köy Enstitüleri yeniden kurulabilir mi umudu doğmuştur. Ve ilk genel seçime kadar o umut sürmüştür. O günden bugüne bu deneyimi (Köy Enstitüleri) gelecek kuşaklara doğru anlatabilmek, babamdan kalan belge ve bilgileri doğru aktarabilme olayı ortaya çıkmıştır. Ve bütün çabamız yıllardır buna yönelik olmuştur."
SSK dönemi
Engin Tonguç kendi deyimiyle "düzeltilmiş" ve artık Köy Enstitüleri’nin misyonuyla ilgisi kalmayan Hasanoğlan Öğretmen Okulu deneyiminin ardından 1964’te Sosyal Sigortalar Kurumu Ankara Ulus Hastanesi’nde İç Hastalıkları Uzmanı olarak çalışmaya başlamıştır. Tonguç bu tarihten başlayarak 1980 yılına kadar geçen yıllarını SSK çatısı altında meslek-iş hastalıklarıyla ilgili birimler kurmaya ve bu konuda çalışmaya ayırır: "Tam o sırada Çalışma Bakanlığı’nın kurmakta olduğu İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Merkezi diye bir merkez ortaya çıktı. SSK olarak biz de onlara paralel, aynı yerlerde meslek hastalıkları hastaneleri açmaya yönelik bir proje götürdük... O arada 1978 yılı geldi, iktidar değişti. Ecevit hükümet kurdu. Halk Partisi’ne benim yakınlığım vardı. ‘Sosyal Sigortalar Kurumu’nda yönetim görevi alır mısın?’ diye öneriler gelmeye başladı. Sadece bu işyeri hekimliğini ve meslek hastalıkları olayını geliştirebilmek için ben "Tamam" dedim. Ve beni SSK genel müdür yardımcısı yaptılar. O arada da benim istediğim bütün kararları iki ay içerisinde yönetim kurulundan çıkarttım."
Ancak işler istenildiği gibi gitmez ve Ecevit hükümeti istifa eder. Bu gelişme üzerine Engin Tonguç da istifasının ardından emekliliğini ister.
Emeklilik ve İzmir
"1980’den sonra emekli olup İzmir’e yerleşince büyük boşlukta kaldık. Bir süre sonra yine rastlantı sonucu Tabipler Birliği’nde Nusret Fişek ile çalışma olanağını buldum. 1983’te başladık. Bugüne kadar da devam etmiştir o çalışmalar. Bana göre Türkiye’deki sağlık hizmetlerine çözüm getirmiş olan kişidir Nusret Fişek. Ne yazık ki söyledikleri uygulanmamış, yarım bırakılmıştır. Ayrıca Fişek’in TTB başkanlığına gelmesiyle, birlik bir başka anlam kazanmıştır. Oğlu Burhan Fişek’in de büyük rolü olmuştur. TTB’de iş yeri hekimi yetiştirme kursları açılmıştır, on binlerce kişi o kurslardan geçmiştir. O kurslarda ben de yıllarca öğretici olarak çalıştım. Ve bu hava içerisinde emeklilik yaşamımızı anlamlandırarak, hiç olmazsa kendimizi tam anlamıyla gereksiz insanlar sayma kompleksine düşmeden emekliliğimizi geçirmeye çalışıyoruz…"
(*)1948 DTCF Tasfiyesi’yle ilgili daha detaylı bilgi edinmek isteyenler için Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan çıkan Mete Çetik’in hazırladığı "Üniversite Cadı Kazanı" kitabını öneriyoruz...
KAYNAK:
http://www.milliyet.com.tr/2003/04/21/pazar/paz00.htm
http://www.milliyet.com.tr/2003/04/15/pazar/paz00.htm
